top of page

BEBEĞİNİZİN BAĞIŞIKLIĞINI GÜÇLENDİREN 5 ADIM

  • Yazarın fotoğrafı: Dr. Yunus Emre Bıkmaz
    Dr. Yunus Emre Bıkmaz
  • 5 Ara 2024
  • 3 dakikada okunur

Çocukların ya da yetişkinlerin bağışıklık sisteminin güçlendirilmesi sürecinde beslenmenin ve çeşitli egzersizlerin önemi çok büyük. Ancak iş, bebeklerin bağışıklık sistemine gelince kafalar karışabiliyor. Ebeveynlerin merak ettiği bebek bağışıklığının güçlendirilmesinde ise anne sütü büyük önem taşıyor.

“Yine mi burnu akıyor?”, “bebeğim öksürüyor”, “acaba doğru giydiremiyor muyum da hasta oluyor?”, “ilk 6 ay hiç hastalanmamıştı”, “ne yapabilirim de hastaneye gitmeyelim?” gibi cümleler pek çok ebeveynin ortak söylemi. Genellikle ebeveynler, bebeklerinin hastalanmaması için ellerinden geleni yapmak istediğinden, hekimlere de vitamin takviyelerinden, beslenme programına kadar pek çok soru sormaktadır. Bebek bağışıklığının güçlendirilmesi ve onların hastalıklardan korunmasını sağlamak için birçok yol bulunmaktadır.

Bu yolları şöyle sıralamak mümkündür:

  1. Anne sütü: Antikor olarak adlandırılan savunma sistemi askerleri, bebeklere daha anne karnındayken annelerinden plasenta aracılığı ile geçmekte ve bebekleri doğumdan sonra yaklaşık 6 aylık oluncaya kadar çeşitli hastalıklara karşı korumaktadırlar. Bundan sonraki koruma ise bebeklerin anne sütüyle aldıkları aşağıdaki bileşenler tarafından sağlanmaktadır:

a.       İmmünoglobulin-A (IgA): Anne sütünde bulunan antikorlar olup, bebeklerin bağışıklığı ve hastalıklardan korunması için çok önemlidir.

b.      Laktoferrin: Başka bir anne sütü bileşeni olup, gelişmek için demire ihtiyaç duyan bakterilerin çoğalmasını demiri bağlayarak önlemektedir.

c.       Prebiyotikler: Bir başka önemli bileşen ise anne sütünün prebiyotik içeriğidir. Anne sütündeki prebiyotikler, bebek bağırsağında bulunan “Bifidobacterium bifidum” olarak isimlendirilen faydalı bakterilerin gelişimini destekler. Böylece bebek bağırsağına yerleşerek olası hastalık yapabilecek bakteriler önlenir.

Anne sütünün, sadece bağışıklık üzerine yazılsa bile roman olacak faydaları mevcuttur. Hâlâ da bu konudaki pek çok bilimsel çalışmalar devam etmektedir. İlk 2 sene olabildiğince anne sütü ile bebekleri beslemek gerekir.

  1. Anne ve babalar sigara kullanmamalı: Sigara dumanında 4,000’den fazla kimyasal bileşen vardır. Bu kimyasallardan özellikle nikotin ve karbonmonoksit, gebelikte bebeğin içinde barındığı rahim, kan ve göbek kordonu damarlarında daralmaya neden olur. Bebek ve anne arasındaki besin ve gaz alışverişinin azalması ile sonuçlanan bu durumda, anne karnındaki bebek yetersiz beslenir ve bebekte gelişim geriliği, ileriki yaşlarda allerji, astım, orta kulak iltihabı gelişimi ve bağışıklık sistemine yönelik sorunlar oluşabilir.

  2. Probiyotik alımı süt çocuğu beslenmesinde artırılmalıdır: Probiyotik kısaca “belirli miktarlarda alındıklarında sağlığı olumlu yönde etkileyen mikroorganizmalar” şeklinde tanımlanabilir. Çocuklarda da kullanabileceğimiz doğal probiyotiklerin başlıcaları ev yapımı yoğurt, peynir, kefir ve turşudur. Bu fermente gıdalarda probiyotik olarak Laktobasiller, Bifidobakteriler ve diğer pek çok probiyotik özellikte mikroorganizma bulunmaktadır.

  3. Probiyotiklerin yanında prebiyotik gıdalara da beslenmede yer vermek gerekmektedir:  Söyleniş şekli benzese de probiyotiklerden farklı olarak prebiyotikler; kalın bağırsakta yaşayan probiyotik özellikteki faydalı bakterilerinin artışını destekleyerek insan sağlığını olumlu yönde etkileyen, fermente olabilen sindirilmeyen karbonhidrat grubu besin bileşenleridir. 4 ana grupta prebiyotik vardır:

a.       İnulin

b.      Fruktooligosakkaritler (FOS)

c.       Laktuloz (LOZ)

d.      Galaktooligosakkaritler (GOS)

Çocuklarımızın beslenmesinde başlıca yer verebileceğimiz prebiyotik özellikteki gıdalar ise soğan, sarımsak, muz, enginar, pırasa, kuşkonmaz ve kurubaklagillerdir.

  1. Hijyen hipotezi: Yapılan araştırmalar göstermiştir ki; bir bebeğin veya çocuğun bağışıklık sistemi ile ilgili hayat seyrini değiştirebilen çevresel etkenler; geçirdiği enfeksiyonlar, aşılar, beslenme şartları ve bağırsak mikrobiyotası çeşitliliğidir. Bu noktada değinilmesi gereken önemli bir konu da “hiyen hipotezi”dir. Basit anlatış ile özetlersek: “Köyde, tarlada toprak  içinde oynayan, her düştüğünde eli dezenfektanla silinmeyen çocuklarımız daha az hastalanırken; el bebek gül bebek büyüttüğümüz ama apartman dairesi içine hapsolan, elinde sürekli tablet olan sokak oyunu pek bilmeyen çocuklarımız çok daha sık hasta...”  Hijyen hipotezine göre ekonomik ve sosyal gelişime paralel olarak gitgide doğal yaşamdan uzaklaşmak, bağışıklık sistemimizin farklı yönde davranışlar içine girmesine neden olmaktadır. Kalabalık aile yaşamından çekirdek aile yaşamına geçiş, tütün dumanı ve şehirlerde kirli hava maruziyetinin artması, genetiği değiştirilmiş GDO’lu gıdalar ve paketlenmiş gıdalarla beslenmenin ister istemez artması allerjik hastalıkların çoğalmasına zemin hazırlamaktadır. Bu süreç uzadıkça yabancı maddelere karşı bağışıklık sistemimizin vermesi gereken cevaplarda farklılaşmalar meydana gelmektedir ve vücudumuza zararı olmayan yabancı maddelere karşı da immunoglobulin-E (IgE) olarak adlandırılan antikorlar üretilmeye başlar. Kalabalık şehirlerdeki “allerjik çocuk” tanılarını biraz da bu nedenle artık çok sık görmekteyiz.


 
 
 

Yorumlar

5 üzerinden 0 yıldız
Henüz hiç puanlama yok

Puanlama ekleyin
bottom of page